Merakla beklenen yapım gösterime giriyor: The Odyssey Destanı sinemaseverlerle buluşuyor

Img

Oscar ödüllü Oppenheimer’dan sonra Christopher Nolan, şimdiye kadarki en iddialı işine girişiyor: Homeros’un destanını sinemaya uyarlanıyor.

Etkileyici ama bir şey eksik…

Ancak henüz bir şeylerin eksik olduğu hissediliyor… Christopher Nolan, Oscar kazandığı Oppenheimer başarısının ardından bugüne kadarki en büyük projesine soyunuyor: Homeros’un unutulmaz destanını beyazperdeye taşımak.

Birçok yönetmen, Homeros’un Odysseia eserini sinemaya uyarlama düşüncesinden gözü korktuğu için geri durur. Yunan mitolojisinin bu köklü destanı temelinde talihsiz bir savaşçının yuvasına kavuşma çabası olarak özetlenebilir. Yine de insanların tanrılara ve canavarlara karşı koyduğu, onlarca yıla yayılan çetin bir macerayı işleyen MÖ 8. yüzyıla ait 24 kıtalık bu devasa şiir; büyüklüğü ve derinliğiyle tüm edebiyat dünyasına rehberlik eden zamansız bir yapıt olma özelliği taşır.

Euronews Culture’da yer alan habere göre, Christopher Nolan için işler değişiyor. Atom bombasının icadını konu alan ve Oscar ödüllerini toplayan üç saatlik biyografi filminin ardından ünlü yönetmen, belki de kariyerinin en iddialı yapımına adım atıyor. Üstelik bunu, tıpkı Batman üçlemesinde izlediği stratejiye benzer bir yöntemle gerçekleştiriyor: Hikâyeyi efsanelerden ziyade insani ögelere odaklayarak tamamen gerçekçi bir zemine oturtuyor.

Bu daha ayakları yere basan yorum, teknik işçilikte de karşılığını buluyor. Altı ülkede çekilen, tamamı IMAX formatında görüntülenen – bunu başaran ilk film; söylendiğine göre 2,1 milyon fitlik ham çekim yapılmış – ve CGI bolluğu yerine pratik efektlere yaslanan, Truva kuşatması için yaklaşık 2.000 figüranın kullanıldığı The Odyssey, Nolan’ın gerçekten tüm gücüyle yüklenip sınırları zorladığı bir yapım.

Ancak odağı insanın dertlerine kaydırmanın da bazı sakıncaları var.

Eserin başındaki açılış metninde ifade edildiği üzere hikâye, “sihrin her yerde hissedildiği” bir dönemde kapılarını açıyor ve seyirciyi daha ilk andan olaylar ile karakterler açısından oldukça zengin bir kurgunun ortasına bırakıyor. Truva Savaşı’nda kazandığı zaferin ardından Odysseus’un (Matt Damon) kayıplara karışması, yalnız kalan İthaka Kraliçesi Penelope’nin (Anne Hathaway), sinsiliğiyle öne çıkan Antinous (Robert Pattinson) önderliğindeki talipleri başından savmak zorunda kalmasına yol açıyor.

Oğlu Telemachus (Tom Holland) ise talipleri defetmekte kararlıdır; babasının nerede olduğunu bildiğini umduğu Kral Menelaus’u (Jon Bernthal) bulmak için Sparta’ya yola çıkar.

Bu sırada Ogygia Adası’nda perii Calypso (Charlize Theron), hafıza kaybı yaşayan Odysseus’u iyileştirmektedir. Anıları geri geldikçe, gemi kazasından sağ çıkan savaşçıyı adamları olmaksızın adaya sürükleyen olayları öğreniriz: Kan dökmeye susamış bir Kiklop, yamyam Laestrygonlar, tehlikeli Siren şarkıları ve Calypso’nun baştan çıkarıcı güveçleri…

Bunların hepsini 173 dakikaya sığdırmak kolay değil. Nolan, tempoyu yüksek tutarak bunun üstesinden geliyor; ama bunun da bir bedeli var.

Anlatıda Kronolojik sıralamadan pek hoşlanmayan Nolan’dan bekleneceği üzere, The Odyssey’nin ilk yarısında eş zamanlı ilerleyen farklı zaman dilimleri bir arada sunuluyor. Yapım, Odysseus’un geçmişe dair anıları ile Telemachus’un İthaka’da babasının otoritesini koruma çabası arasında seri bir şekilde mekik dokuyor. Bu durum, efsanevi savaşçının başından geçen maceraların sanki aceleye getirilmiş ve garip bir şekilde kırpılmış gibi hissettirmesine neden oluyor.

yok

Author: Mehmet Yılmaz